30 Kasım 2017 Perşembe

Kendine has

Yola uzaktan bakarak yürüyorum. Yol bana serap gibi geliyor yürüdüğüm çölden. Önüm arkam her tarafım kum ve yol o kadar güzel ki, serap olmalı diyorum ama olmadığını biliyorum. Peki bu bilinçle neden yola dönmüyorum. İnsanın unutmasından daha büyük problemi egosu mu? Kendine söylediğin yalanları ne zaman yalanlayacaksın egona? Bunu kabul etmesi kaç sene sürecek? Çocukların görecek mi? Peki eşin, dostun ne görüyor? Zihnimi tükettiğim bu ıssız kumlarda neden benliğimi arıyorum? Ben değil miydim; küçükken Büyük İskender'in fetih rotasını sıranın üzerine çizip her diyara farklı efsaneler yazan? Ben değil miydim; ekmek almaya giderken Fatih'in yüzyıl kapatan devriminde savaşan? Kimdim ben o zaman ve hala kimim? Zamandan ibaret dertlerin arasında asasını kaybetmiş bir yaşlıyım belki de tüm gençlik serabını kumdan seyreden. Yorgunum ve beni benden alacak bir çöl fırtınası bekliyorum. Başım dönsün, ruhum sarsılsın, kalp ritmim artsın, kollarım savrulsun, yüzümü göğe kaldırıp gülümseyeyim, ben bir hiçim ve tüm mevcudatı umumen isterim diyeyim. Sessizleştikçe derine ineyim, indikçe nefesim kesilsin. Gördüklerimi artık anlatamam, yaşamam lazım..

7 Kasım 2017 Salı

Mektuplar Milena'ya

Tüm aydınlık sabahlarda bir savana manzarası izlemek kadar eşsiz tecrübeler edinmek isterdim. Güzel müzikleri doğaya tercih etmeyecek kadar ruhani olup, aniden kayan yıldızları yakalayacak kadar seri... ve uzaklar der şair, atların topuklarında zonklar. "One way ticket" sözünü içeren tüm şarkıları dinleyip en sevdiğimize doğru...

30 Ekim 2017 Pazartesi

Kızılderili karım

Benim uzak kabilelerden kadınım vardı. Her gece masallar anlatır, dinlemesem bile kızmazdı. Tüm yalanları görür, tüm acıları hisseder, tüm yıldızları sayardı. Kendimi onun yanında kapıda bekleyen eski piramitleri koruyan görevliler gibi hissederdim, onun yanında sonsuza kadar bekleyebilirdim. Biz onunla uzun yollar gittik. Karlı dağlara sessizce ama savaşçı gibi tırmandık. Müzik adına tek duyduğumuz birbirimizin sesiydi. Suları durdurmak isterdim o konuşurken ama ona söylemezdim. Kendisi için bırak bir canlıya doğaya bile saygısızlık edilmesine tahammül edemezdi. Onun bu baştan aşağı asalet ve derinlik olan düşünceleri beni insan yapmıştı. Ağaçtan meyve toplamayı çok sever ve alttakileri toplardı. Onları görüyor musun diye yukarıdakileri gösterip, onlar kuşların hakkı derdi. Senden şimdiye kadar hiçbirşey bilmediğimi, hiçbirşey hissetmediğimi öğrenmek kadar heyecan verici hiçbirşey yok derdim, gülümserdi ve başını öne eğerdi. Kaldır başını derdim içimden asıl toprağın altına girmesi gereken benim. Bu evrenin dibine batması gereken benim. Tüm günahlarımla, tüm kaçışlarımla yüzleşmek kadar cesaret istiyorsun kadın derdim ona. Anladığını anlardım ya, işte o zaman bir yıldız uzaydan hızlıca atmosfere girip yanmaya başlardı ve o hızla sırtıma saplanırdı. İşte o an onu sarardım. Sıkıca kollarımı her yanına geçirirdim. Saçlarını o yıldızını yarasına merhem yapmak için koklardım. Bunu da anlardı ve izin verirdi, çünkü aşıktı. O aşkı, ruhumuzdaki gölgeyi ışıkla fethetmek için kullanırdık ikimizde. Kimse kitaplıktaki kitaplara anlam veremezdi, ama o anlamlarını yazanlardan daha iyi kavrardı. Çünkü o yaşıyordu. Kızılderili karım benim...

24 Ekim 2017 Salı

Mandalina

Kışın üşümeme çabasını sever, o mücadeleye ortak olmak için dışarı çıkardı. Eskiye nazaran, şimdi daha kıvrımlı mekanları sever, iç içe geçmiş labirentler gibi gezerdi oralarda. Adım attığı her uzay-zaman boyutunun farkına varmaya çalışırdı. Şımarıklığındandı belki de tüm bu mücadele görünümlü aforizma bozuntuları. Sorgulamak onun için evrilmiş ve yaşamak olmuştu. Çünkü yeni fark etti, yaşamak en büyük sorgulama değil de ne?

12 Eylül 2017 Salı

0 0

Ayağa kalkıp salona geçti. Kitaplığın önünde öylece dikildi. Bunca kitabı niye sokmuştu beynine. Onca yazarın zihninde ne işi vardı. O kadar kelime ne diye girmişti hayatına. Dünya etrafında dönmeye başladı. Dağlar, nehirler, ormanlar, ülkeler, sınırlar... Gittikçe hızlandı, hızlandıkça sessizleşti dönenler. Daha da hızlandı, kitaplar, televizyon, ayakkabılar... Bir tek kendi duruyordu. Tam ortada, tüm dönen şeyin ortasında. Etrafını izledi. Etrafı ışık oldu. Herşey o kadar hızlıydı ki... Ellerini kaldı tüm dönen herşeyin ortasında, diz çöktü, bağırdı, bağırdıkça kendini duymaz oldu. Işık gitti, sesi gitti... Bir yokluğun ortasında hiç olmuştu. Hep istediği şekildeydi, sanki yok gibi. Dakikanın milyonda biri de olsa artık o yoktu...

9 Eylül 2017 Cumartesi

Boğaz

Boğazını sıkmaya çalışır da engel olmaya çalışırken göz göze bakarsın ya düşmanınla, o an güçsüz olduğunu fark edip ölüm anını yaşamaya başlamışsındır işte. Ellerin iki yana düşer, gözlerin gökyüzüne bakmaya başlar... Bunlar hep refleks der içinden bir ses..

4 Eylül 2017 Pazartesi

II.Şans

Köşelerde genelde unutulan şeyler kalmaz mı? Evet öyle olur. Saksılar, eskiden kullanılmış eşyalar, ayakkabıların giyilmeyenleri, şehrin atıkları hepsi. Şimdi soruyorum, şu halde köşede oturmak isteyenin bilinçaltı ne haldedir? Otobüs köşesi, sınıf köşesi, pencere köşesi... Oldum olası köşeli şeyleri sevmem ben. Ovalimsi şekiller ve rotalar hep daha çok hoşuma gitmiştir. Ama tüm mekanlarda oturduğum yer hep köşedir. Estetik zevkinden yoksun bir adamım belki de kim bilir. Kimin bileceğinden daha da önemlisi, tüm köşelerin dolmak üzere olduğudur bence.